Türk ırkçılığı,Kimlik mi, Kurgu mu?
Medeni Sönmez
Bugün Türkçülük denince akla ne geliyor? Bir millete aidiyet duygusu mu, bir tarihî miras mı, yoksa ustaca inşa edilmiş bir kimlik mühendisliği projesi mi? Eğer gözümüzü gerçeklere çevirecek cesaretimiz varsa, Türkçülüğün kendi doğal mecrasında doğmadığını, aksine yönlendirilmiş bir fikir olduğunu görmemiz gerekir. Çünkü bu coğrafyada kimlikler tarih boyunca hep masa başında şekillendirilmiştir — çoğu zaman da Türk’ün bilgisi ve iradesi dışında.
Osmanlı İmparatorluğu'nda “Türk” olmak, uzun yıllar boyunca horlanan, aşağılanan bir sıfattı. Osmanlı elitleri kendilerini “Osmanlı” veya “İslam ümmeti” kimliğiyle tanımlarken, "Türk" ifadesi köylü, etra-ı Merkep, cahil, hatta kaba saba anlamına geliyordu. Yani bugünün “millî” ifadesi, dünün aşağılayıcı etiketiydi.
İşte bu aşağılama ortamında birden bire “Türk milleti” yüceltilmeye, “Türk tarihi” yüceltici dille yazılmaya başlandı. Peki ne oldu da bir asır boyunca hor görülen bu kimlik bir anda imparatorluk projesinin merkezine oturtuldu?
Burada tarih sahnesine Yahudi asıllı Fransız yazar Leon Cahun giriyor. 1869 yılında yazdığı Introduction à l'histoire de l'Asie (Asya Tarihine Giriş) kitabında, Türkleri ve Moğolları, batıya medeniyet taşıyan büyük bir ırk olarak tanımlar. Bu fikirler, özellikle 1870’lerden itibaren Osmanlı aydınlarını etkisi altına alır. En çok da Jön Türkleri.
Tesadüf mü? Zamanlama manidar.
Jön Türk hareketi, II. Abdülhamid’e karşı Batılılaşma, anayasa ve “millet” temelli bir yapı kurmak isteyen aydınlardan oluşuyordu. Ancak dikkat çekici olan, bu hareketin içinde dönemin Mason localarına ve özellikle Selanik'teki Yahudi dönmelerine (Sabetaycılar) yakın isimlerin etkin oluşuydu. Nitekim İttihat ve Terakki kadroları, bu fikirlerle yoğrulmuş bir zihniyetle Osmanlı’nın sonunu hazırlarken, yeni bir millet kurgusunun da temellerini atıyordu: Türk milleti.
Ancak bu “millet”, tarihî bağları ve doğal evrimiyle değil, Avrupa’daki ulus-devlet projelerinin ve Siyonist fikirlerin modellemesiyle oluşturulmuş bir yapıydı. Yani Türkçülük, içeriden değil, dışarıdan teşvik edilen bir ideolojik kurgu olarak sahneye sürüldü.
Ziya Gökalp, bu kurguya akademik ve sistematik bir omurga kazandıran kişidir. Türkçülüğün Esasları kitabında, Türk milletinin tanımını yaparken din, soy ya da coğrafyadan çok, kültürel birliktelik ve tarihsel misyon vurgusu öne çıkar. Bu yaklaşım, elbette kendi içinde tutarlı olabilir. Ancak Gökalp’in kaynak aldığı isimler ve düşünce çizgisi dikkatle incelendiğinde, Türkçülüğün Fransız pozitivizmi ve Avrupa merkezli “kurgusal millet” teorileriyle yoğrulduğu açıkça görülür.
Mustafa Kemal Atatürk de, bu fikirleri takip etmiş, Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi gibi projelerle Türk kimliğini tarih öncesine kadar geri götürmeye çalışmıştır. Ancak bu teoriler de Batı'dan ithal yöntemlerle hazırlanmış, masa başı akademisyenlerce oluşturulmuş tezlerdi. Bugün bile akademik geçerliliği sorgulanan bu projeler, dönemin ulus-devlet paradigmasına uyum sağlamak için yapılmıştır.
Cemil Meriç, bu noktada uyarısını yapar: “Türkçülük, Türk ırkçılığının Kur’an’ıdır.” Bu söz, hem bir eleştiridir, hem de bir teşhistir. Çünkü kimlikler, eğer tarihsel hakikatin değil, ideolojik laboratuvarların ürünü olursa, milletin kendisi bir fikri deney faresi olur.
Siyonizmin 19. yüzyılda yükselişe geçmesiyle eş zamanlı olarak milliyetçiliğin Arap coğrafyasında, İran’da, Balkanlar'da ve Anadolu’da sistemli şekilde pompalanması, tesadüf değildir. Yahudi tarih anlatısı, “seçilmiş halk” fikrini merkezine koyarken, aynı yüzyılda Türkler için de “medeniyetin taşıyıcısı” olduğu söylemi yaygınlaştırılmıştır. Arka planda bir tür karşılıklı kimlik inşası vardır.
Bugün geldiğimiz noktada ise, bu tür kimlik projelerinin bölgeyi ne hale getirdiği ortadadır. Milliyetçilik üzerinden çizilen sınırlar, parçalanan halklar, birbirine düşman edilen kardeş topluluklar…
Türkçülük, Türk milletinin gerçek köklerinden gelen bir refleks değil; yönlendirilmiş, kurguya dayalı ve başka güçlerin elinde şekillenmiş bir kimlik kalıbıdır. Elbette bu ülkeyi seven, kültürüne sahip çıkan her birey için “Türk” kimliği kıymetlidir. Ama mesele, bu kimliğin nasıl, kimler tarafından ve hangi amaçla inşa edildiğidir. Sorgulamadan sahip çıkılan her şey, zamanla sahibini yutar.
Sozan
in reply to Farhad • • •